MERHABA :)

PIRILTI, SEVDİĞİNİZİN GÖZÜNDE, GECE GÖKYÜZÜNDE, DOLUNAYDA DENİZ ÜZERİNDE, GÜNDÜZ GÜNEŞİN KOLLARINDA, RÜZGARLI BİR KOYDA ÇIRPINTILAR ARASINDA. GÖRMEK İSTEDİĞİNİZ HER YERDE...

İşte bu pırıltı bana hep yaşama sevinci vermiştir. Yaşama sevincimi sizlerle paylaşmak için "Pırıltı"yı oluşturmaya karar verdim. Keyif almanızı ve yaşama sevincinizin daim olmasını dilerim.
Sevgilerimle,

Duygu

"Dış güzellik iç güzelliğin görünen kısmıdır. Her insan gözlerindeki pırıltıda kendini belli eder..." Paulo Coelho

16 Şubat 2011 Çarşamba

FEDA+KÂRLIK


Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanında, üvey annesine ve kardeşlerine bakmak için vücudunu satan Sonya’ya bir konuşma sırasında, romanın kahramanı Raskolnikov  “Senin en büyük günahın, kendini boşu boşuna öldürmen, feda etmendir. Bu kadar korkunç bir şey olamaz. Hem bu kadar iğrendiğin bir çamurun içinde yaşayasın, hem de bu davranışla kimseye yardım etmediğini, kimseyi hiçbir şeyden kurtarmadığını bilesin, bu korkunç bir şey olmaz mı?” der. Sonya’nın sırf onların mutluluğunu görmek için kendini feda etmesi ve üvey annenin bu durumu “Sonya’nın görevi” olarak görmesi, bu fedakârlığa mecbur olduğunu düşünmesi romanı okurken bile insanı çileden çıkarmaya yetiyor. Romandaki başka bir olayda da küçük kız kardeşe ayakkabı alınmak isteniyor fakat alamadan geri dönüyorlar çünkü “üvey annenin beğendiği” ayakkabıya paraları yetmiyor. “Ayranı yok içmeye tahtırevanla gider çeşmeye” misali durumlar da söz konusu.

15 Şubat 2011 Salı

BEKLENTİLER…



Çocukluğumun geçtiği mahallede oturan, yirmili yaşlarının sonuna gelmiş, üniversite mezunu, o zamanın Pamukbank’ında çalışan ve evde kalma korkusu yaşayan Hatice abla vardı. Hatice abla sonunda muradına erdi ve evlendi. Bir zaman sonra komşu kızı Arzu abla ile konuşurlarken kulak misafiri olmuştum. Hatice ablanın “cimri kocası” – Hatice abla öyle diyordu- evlilik yıldönümünde onu lahmacuncuya götürmüştü. Neredeyse ağlamalı bir sesle, “Düşünebiliyor musun, beni lahmacuncuya götürdü!” diyordu.

10 Şubat 2011 Perşembe

GÖZLERİNDEKİ PIRILTI…


Puslu bir kış sabahı, balıkçı kahvesinde, sobanın dibinde oturarak mis gibi kokan taze çaylarını yudumlayan emekli iki arkadaş olan Mehmet ile Adnan konuşuyorlardı; Mehmet çalışıyordu, Adnan ise inzivaya çekilmiş bütün gün evde oturuyordu.  Mehmet, emekli bir öğretmendi ve bekçilik yaptığı işinden dönerken uğramıştı kahveye, arkadaşının yanına ilişivermişti.
            Adnan:
            - Nereden böyle arkadaş bu torbadakiler ne, yüklenmişsin yine?
            Mehmet:
             ̶   Biliyorsun Ahmet bey’in villasında bekçilik yapmaya başladım, onun evi dağın yamacında, köyden bayağı uzak. Gelirken tepelerden dağ kekiklerini topladım eve gidip demet yapacağım yarın pazarda gidip satacağım, Sen ne yapıyorsun, sıkkın görünüyorsun?
           Adnan:
              ̶  Yalnız olmak zor be dostum. Öyle oturuyorum işte.

8 Şubat 2011 Salı

UMUT HEP VAR


Hastane koridorlarında koşarken sedyelerin, tekerlekli sandalyelerin üzerinde bulunan hastalar dikkatini çekti. Aralarında çok ağır makyajlı, peruklu, tırnakları ojeli, uzanmış veya oturan kadınlar gördü. Sonra birden kollarından sarkan hortumları fark etti. İçi burkularak kemoterapiye gelen hastalar olduğunu anladı. Hastaneye yeni geldiği için ilk defa bu insanları görünce şaşırmıştı. Aynı zamanda o insanlara hayranlık duymuştu. Kemoterapinin tüm yan etkilerine rağmen o hastalar iyi görünmek için ellerinden geleni yapmışlardı, yaşamaya dair istek ve umutları vardı…

Şili’deki madencileri yerin 700 metre altında 69 gün ayakta tutan da umuttu…

ÖZGÜVEN VE ÖZSAYGI


Nurbanu, 8 yaşında iken 8 yıldır ona bakan anneannesini bir hastalık yüzünden kaybetti. Annesi çalışıyordu ve zaman zaman dedesi ona bakmaya başlamıştı. Dedesinin de içinde bulunduğu depresyon yüzünden Nurbanu artık anneannesinin evine gitmek istemedi. Okuluna 15 dakika yürüme mesafesinde olan evinde tek başına kalmaya karar verdi. Annesi sabah işe giderken ona kahvaltı hazırlıyor, Nurbanu uyanınca kahvaltısını yapıyor ve okul hazırlıklarına başlıyordu. Bu böyle devam etti. Şimdi Nurbanu 10 yaşında. Sabah kalkıp kendi kahvaltısını kendi hazırlıyor. Artık okula çok daha uzak bir evde oturduklarından servis ile gidip geliyor ve o geldiğinde anne ve babası işten dönmemiş oluyor. Evin kapısını kendi anahtarı ile açıp evine giriyor ve ne ihtiyacı varsa kendi karşılıyor. Aile ziyareti için Silivri'ye gittiğimde tanıdığım 10 yaşındaki Ayşe’yi ise annesi yemekleri ağzına vererek besliyordu! Sizce hangi çocuğun özgüveni daha yüksek?